Andy Dufresne: You know what the Mexicans say about the Pacific? Red: No. Andy Dufresne: They say it has no memory. That’s where I want to live the rest of my life. A warm place with no memory.
Diyor ki:
Andy Dufresne: Meksikalılar Pasifik için ne derler, bilir misin? Red: Hayır. Andy Dufresne: Hafızası yoktur derler. Hayatımın geri kalanını orada geçirmek istiyorum. Hafızası olmayan sıcacık bir yerde.
You know that place between sleep and awake, the place where you can still remember dreaming? That’s where I’ll always love you, Peter Pan. That’s where I’ll be waiting.
Umut, yıpranmış saçlara yıllardır bulunan beyhude çözümler gibi. Bir işe yaramayacağını bilsen de ona sarılmak, ya tutarsa ihtimaline inanmak devam edebilmene yarıyor; başka da bir numarası yok. Belki bir gün yıpranmış saçlarını o boş beleş şampuanlarla düzeltemeyeceğini anlarsın ve gerçeğin iğrenç yıkımından bir başlangıç doğurursun işte. Bir “umut”.
Birini sevmeden önce hayatınızdaki insanları bir sürü kategoriye bölebiliyorsunuz. Şu konuşmaktan en çok zevk aldığım, şu sinemaya gitmeyi en çok sevdiğim, şu film tartışmaktan en çok hoşlandığım, şu omzuna başımı koyup ağlarken en rahatladığım, şu en çok şefkat hissettiğim, şu en çok güldüğüm, şu en çok şakalaştığım, şu bilmem ne, bu bilmem ne. Ama işin içine aşk girince bir nevi mallaşıyorsunuz, kategori falan kalmıyor. Şurası o köşesi, burası o köşesi, ortadaki yine o şisesi. Havada uçuşan bir poleni, öyle put gibi durarak izlemekten en çok zevk alacağınız da aynı kişi oluyor, diğer her şey gibi. Dünyanın en güzel şeyi, herhangi bir şeyi onunla paylaşmak, paylaşabilmek, paylaşabilme ihtimali oluyor. Aşk, başınıza gelebilecek en güzel lanet olabiliyor.
Scrubs da güzel diziydi be.
Tom: At the end, before I left, our problems looked this big… So I went away. But now… I realized they only seem that way because we were so close up against them, and they were blocking me from seeing how much I love you, which is… I see that now, and I need to tell you that… Because you have to say these things while you still can. Lynette: Tom, my… Ice is melting, and I’m not exactly sure what you’re saying. Tom: I’m saying… That I know you’ve moved on, and I hope that you’ll be happy. Because you, Lynette… You will… always be the love of my life. That’s all. Lynette: What do you mean I’ve moved on? Tom: Greg told me that you broke up with him because you’re in love with someone else, so… Lynette: Yeah, I am. Lynette: You. Tom: Me? Lynette: You. Lynette: You. Lynette: You. Lynette: You.
Diyor ki:
Tom: Evden ayrılmadan önce sorunlarımız bu kadar (kollarını iki yana açar) büyük görünürdü. O yüzden gitmiştim ben de. Ama şimdi fark ettim ki, sorunlara karşı çok yakın olduğumuz için öyle görünüyorlarmış ve seni ne kadar sevdiğimi görmemi engelliyorlarmış. Ki sana sevgim… (kollarını dünyalar kadar açar) Ama şimdi görebiliyorum ve bunu sana söylemek istedim. Çünkü insan hâlâ şansı varken bu tür şeyleri söylemeli. Lynette: Tom… buzlarım eriyor ve ne söylemeye çalıştığını pek anlamadım. Tom: Şunu diyorum: Hayatına devam ettiğini biliyorum ve mutlu olmanı diliyorum. Çünkü Lynette… (elini kalbine götürür) sen her zaman… hayatımın aşkı olarak kalacaksın. Bu kadar işte. Lynette: Hayatıma devam etmişim derken ne demek istiyorsun? Tom: Greg, başka birine âşık olduğun için ondan ayrıldığını söyledi. Onu diyorum… Lynette: Evet, âşığım.
…Tom bu sözden sonra arkasını döner ve gitmeye başlar.
“Even the most desperate life is oh… so wonderful.”
Bir devir daha kapanmış oldu. Güle güle çaresiiiiiiiiz kadınlar.
çeviri yapan nazo82 sen misin gerçekten?
Anonymous
Evet, benim. Bu arada anonymous olarak sorulan sorulara verilen cevaplar bu şekilde göründüğü için kimseye cevap yazamıyorum. Toplu olarak herkese teşekkür edeyim hazır fırsat bulmuşken.
Axel: What do you think? Grace: About what? Axel: About us kind of belonging together? Grace: What about this lamp? You think Paul will like this lamp? Axel: Yea, he’ll-he’ll love it. What do you think? Grace: I think two wrong don’t make a right. Axel: Meaning what? Grace: Meaning us: two wrongs. Axel: What if we’re not? What if we’re two rights and everybody else is wrong? Grace: Either way we’re gonna be screwed, Axel. Axel: But at least we can be screwed together.
Diyor ki:
Axel: Ne düşünüyorsun? Grace: Hangi konuda? Axel: Birbirimize ait olmamız konusunda. Grace: Bu lamba nasıl sence? Paul beğenir mi dersin? Axel: Evet, bayılır. Ne diyorsun? Grace: İki yanlış bir doğru etmez diyorum. Axel: O ne demek? Grace: Biz iki yanlışız demek. Axel: Ya değilsek? Ya ikimiz doğruysak da diğer herkes yanlışsa? Grace: Öyle ya da böyle mahvoluruz, Axel. Axel: En azından birlikte mahvoluruz.
For someone who was never meant for this world, I must confess I’m suddenly having a hard time leaving it. Of course, they say every atom in our bodies was once part of a star. Maybe I’m not leaving… maybe I’m going home.
———
Bu dünya için yaratılmamış birisi olarak, ayrılmakta birdenbire zorlandığımı itiraf etmeliyim. Vücudumuzdaki her atomun, bir zamanlar yıldızların parçası olduğu söylenir. Belki de ayrılmıyorumdur. Belki de eve dönüyorumdur.
Out to sea. Out to sea, and in the weightlessness of the deep where dreams come true, two souls unite to fulfill a single wish. Your gaze and mine, over and over like an echo, repeating silently: “Deeper, and deeper,” beyond everything that is flesh and blood. But I always awaken and I always wish for death, my lips forever entangled in your hair.
Diyor ki:
Denizdeyim. Denizdeyim ve rüyaların gerçekleştiği, iki ruhun tek bir dileği gerçekleştirmek üzere olduğu derinliğin hafifliğindeyim. Senin nazarın ve benim nazarım, bir yankı gibi sessizce durmadan tekrarlıyor: “Daha derine, daha derine.” Tüm insanlığın ötesine. Ama hep uyanıyorum ve ölmüş olmayı diliyorum. Saçların ağzıma dolanmışken, sonsuza dek öyle kalayım diye.